Başlangıçlar ve Doğru Düşünce

Başlamak mı? İşte bütün mesele bu… İşin en zorlanılan kısmı…

Bir işe ilk başlangıcı yapmak cesaret ve motivasyon istiyor, ancak bir işe ara verip 2. başlangıcı yapmak, gerçekten esaslı bir irade ve sebat istiyor. Bence ilk başlangıçtan daha zor, çünkü ben hep ara verince olaydan kopuyorum ve uğraşılarımda bu 2. başlangıcı hiç yapamadığım zamanlar oluyor.

Yazılarımda da biraz ara verdim maalesef, yazlıkta internetsizlikten dolayı olaydan koptum ve devamında da başka başka olaylar öncelik kazandı ve işte bu güne geldim. 🙂

Bu süreç hayatıma, daha doğrusu düşünce dünyama birçok yenilik kattı. ☘🌷

Öncelikle gördüm ki insanlar kendileri dışındaki insanları sadece kendi görüş açılarına ve beklentilerine göre değerlendiriyorlar. Bu değerlendirmenin de doğru olduğuna tüm kalpleriyle inanıyorlar ama aslında gerçekler hiç de öyle değil.

Birbirini değerlendiren ve ona göre tavırlar alan insanlarla yargılamadan birlikte olduğumda, tarafların aslında çok yanlış anlamalar içinde, zanlar içinde olduğunu ve aslında her iki tarafın da kendi çapında iyi niyetli davrandığını, kendince iyi olduğunu düşündüğü doğruları yaptığını gördüm. Öyleyse düşüncelerde iyiler ve doğrular gezerken, yaşananlarda neden düşmanlıklar gerçekleşiyordu?

Hep taraflı bir şekilde zanlarda bulunuyoruz (kendi tarafımızı tutuyorsak kötü zanlar, karşı tarafı tutuyorsak iyi zanlar söz konusu oluyor.) 😯 ve kendi aklımızca karşı tarafın düşüncelerini, niyetini, kalbini bilmeden onun hakkında hükümler veriyoruz, bu hükümleri verirken o kişinin olumsuzluklarına odaklanmış isek, bir de şeytandan yardım alıyoruz (ne kadar farkında olmasak da) ve sonuç; düşmanlıkların başlaması.

Yapılan en kolay başlangıç bu maalesef… Karşımızdaki ile çözüm odaklı bir iletişim yerine nefs ve şeytan ikilisi ile kurulan bir iletişim. Zaten şeytan da devamlı düşmanlıkları körüklemek istediği için onun ekmeğine bal-kaymak sürüyoruz.

Öyleyse ne yapmalıyız? Tasavvuf eğitimimde yıllardır kimse hakkında zanda bulunmamayı, hep başkalarının tarafında olmayı, başkalarının sahasında gezmemeyi, beklenti içinde olmamayı öğreniyorum ama hayata tam geçiremiyorum.

Anladım ki; başkalarının tarafında olabilmek için şu ihtimalleri değerlendirme kriterlerinin içine almalıyız:

❤ Öncelikle her bir insanın yaptığı işi doğru olduğunu düşündüğü için yaptığını ve bizim anlayamadığımız bir iyi niyetinin olabileceğini,

❤ Onun hayat tarzı ile bizim hayat tarzlarımız uymadığı için bizim bazı noktalarda rahatsız olabileceğimizi aklına bile getiremediğini,

❤ Her bir insanın büyüdüğü ortamlar farklı ve oralarda doğru-yanlış diye belirlediği kriterler de. Özellikle ailesinden aldığı kültür ve alışkanlıklar farklı olduğunda, yine bizi rahatsız eden davranışları tahmin bile edemediğini,

❤ Herkesin vücudu farklı hastalıklar yaşıyor, farklı ağrılar çekiyor. Kimisi de hiç hasta olmuyor. Birinin yaşadığı hastalığı, diğer kişi yaşamadığı için onu hiç anlamadığını, bu sebeple onun beklentilerini de tahmin edemeyeceğini,

❤ Ve karşı tarafın da hep kendi keyfini düşünen bir nefsinin ve ona da hep yanlışları telkin eden şeytanının olduğunu yani karşımızdakinin mükemmel olmadığını,

❤ Yetmez, tüm bu sebeplerden belki bizim de ona farkına varmadan rahatsızlık vermiş olabileceğimizi, bizim de mükemmel olmadığımızı.

Çözüm! Çözüm, karşı tarafla, bağırıp çağırmadan, karşı tarafa “Ben senden daha iyi biliyorum, senden daha iyiyim.” demeden veya bunu hissettirmeden, karşı tarafın yaptığı davranışın bizde uyandırdığı duygu ve rahatsızlığı anlatarak sadece konuşmak, ikna etmek. Yani iletişim, iletişim, iletişim…

Artık “etrafımdakilerin içinden geçen iyi düşünceler nedir, ben yanlış tarafları görmeye çalışmamalıyım” diye iç dünyamda bir çaba içindeyim. Tabi ki bu iç dünyamda bir savaş. Çünkü şeytan hep kötü yönleri görmem için uğraşıyor, nefsim “sen ondan daha iyisin, üstünsün” diyerek gazlıyor. Ama Allah en üstün yardımcı. O’ndan yardım istemeyi unutmadığım sürece doğru düşünceye ulaşıyorum. İşte bu sebeple doğru düşünceler, doğru kararlar ve doğru başlangıçlar için sadece ve sadece Allah’a sarılmak lâzım. 🌷 Ne dersiniz dostlar? 😉

Yeni başlangıçlar ve güzellikler, Allah’ın yardımı ile hep sizlerle olsun. 🙂

》》go to the end of the page for the translation 😉

İki Ev Arasında Yok Olmak

Ne demiş Yunus Emre: “Mal da yalan, Mülk de yalan , Var biraz da sen oyalan.”

Aynen öyle! Mal-mülk kadar insanı hem vücut hem de kafa olarak yoran ve vefasız olan bir şey yok herhalde. Her malın bir bakımı var, bir masrafı var ve doğal olarak getirdiği yorgunlukları…

Şimdi bu konu da nereden aklına geldi diyeceksiniz! Normalde İzmir’de oturduğum bir evim vardı, 1,5 sene önce babam bana bir yazlık hediye etti. Çoğunuz “Oooo! Çok güzel, daha ne istiyorsun?” diyorsunuz. Ama kazın ayağı öyle değil, en azından benim için.

Yazlık ev, çok eskiydi ve her açıdan tamire ihtiyacı vardı. Hemen tavsiye edilen bir usta bulduk, elimizdeki paraya uygun plan yapmaya çalıştık, sözleşme yapıldı. Ev dört duvar kalacak ve tüm tesisatlar dahil, her şey değişecekti. Büyük bir işe girmiştik. Ev 4-5 ayda tamamlandı, ancak ben titiz, usta titiz, kaç kere İzmir – Balıkesir arasında mekik dokundu. Yeni yeni masraflar çıktı. Sonuçta ev bittiğinde elimizdeki paradan daha çok harcanmıştı ve birçok borca girmiştik. Sonuç iyi olacaktı ama hem maddi açıdan hem yorgunluk açısından çok zor günler yaşadık.

Ev teslim edildiğinde bir de inşaat temizliği vardı. Çoğunu ben yaptım, hem de birçok hasarlı eklemime rağmen. Sağ elimi de iyice sakata çıkardım, iyileşmesi için birçok müdahaleler yapıldı, kortizon enjeksiyonu dahil.

Photo by Tim Douglas on Pexels.com

Temizlikle bitse iyi! Yeni eve yeni eşya lâzım. Beyaz eşyalar, perdeler, mutfak eşyaları, dolaplar yenilendi. Mükemmelliyetçi olduğum için her şey içime sinene kadar duramıyorum. 🙂

Sonuçta ev tamamlandı, ben sonrasında da 1 sene borç ödedim. Vücut ağrılarımı tamir etmeye çalıştım. Bu arada İzmir’deki evin de kendine göre masraf ve bakımları vardı.

Kısacası her ev, her araba yeni kafa yorgunlukları, yeni masraflar ve benim gibi vücut hasarlılar için yeni ağrılar. 😉 O yüzden tavsiyem; bir ev, bir araba yeterli. Özellikle de benim gibi otoimmün romatizmal hastalığı olanlara… Tatil de istiyorsan, birkaç haftalık tatil ayarlamaları yapıp, otel veya turlara katılmak bana daha cazip geliyor.

Allah herkese onu yormayacak aksine ona hizmet edecek mal-mülk versin.

Allah’ı unutturmayacak mal versin. Ne kadar bizim sanıyorsak da hepsi emanet aslında.

Aslında her zaman kalıcı olan ise Allah ile dostluk değil mi?

》》go to the end of the page for the translation

Glutenli 51 Yıldan Sonra Glutensiz Hayat

Glutensiz hayatta 25. gündeyim. Kolay mı derseniz kolay değil. Size mutluluk veren bir çok yiyeceği yiyemiyorsunuz 😉

Ama sonuç için yılmadan devam ediyorum. İlk 15 gün halsizlik yaşadım ama vücut alışıyor gibi. Yiyeceğim menülerde bazı günler zorlanıyorum. Ama sonuçta aç kalmıyorum.

Glutensiz derken sadece buğday ürünlerini kastetmiyorum. Bazı yakınlarım sadece ekmek, makarna yememek zannedebiliyorlar. İlk iki ay bana yasak olanlar: Buğday, Arpa, Çavdar, Yulaf, Kavuzlu buğday, Mısır, Tritikale, Kamut. Sadece un olarak Karabuğday ve Pirinç serbest.

Karaciğer yağlanması sebebiyle şekerli gıda yemediğimi ve meyveyi de kontrollü yediğimi hatırlatırım. Ayrıca 2 ay inek sütü ve ürünleri de yasak. “Eee! Yiyecek bir şey kalmadı, ben böyle diyetlerle uğraşamam.” dediğinizi duyuyorum. 🙂 Ben de böyle düşünüyordum ama bağırsakları düzeltmezsem vücudumdaki ağrı ve problemlerden kurtulamayacağıma ikna oldum.

Hayatınızın bir noktasında ya diyetinizi değiştireceksiniz ya da birçok ilaca ömür boyu mahkum kalacaksınız. Bu dönüm noktası kişiye göre değişir ama başka alternatif yok maalesef. “Sen öyle zannet, benim bir sıkıntım yok, olacağını da sanmıyorum.” diyor bazılarınız. Ama bir çok kişide troid sorunu ve Haşimato hastalığı var ki, bu da bağırsak geçirgenliğinin bozulması sonucu oluşan bir oto immün hastalık. İsterseniz bir kere daha düşünün.

Ya “Atın ölümü arpadan olacak.” ya da sağlıklı beslenip “Atlar ayakta ölür.” sözündeki gibi etrafımıza yük olmadan ama etrafımıza faydalı işler yaparken bu ömrü bitireceğiz. Ben ikincisini seçmek istiyorum, Allah’ın yardımı ile ömrümün kalan kısmında az ve öz yemek yemeğe alışabilmeyi ve sürdürebilmeyi hayal ediyorum. 😉

Sağlıcakla kalın dostlar…

》》go to the end of the page for the translation

Gerçek Dost

Herkes, her zaman yanında olabilecek, yardıma ihtiyacı olduğunda hep yardım edebilecek, kendisini en iyi anlayabilecek, hiç kendisine sırtını dönmeyecek, nankörlük etmeyecek bir dost arayışındadır.

Dost olmanın anlamı, en iyi dostu bulabildiğimiz zaman öğrenilir.

İçini mutlulukla, sevgiyle, ferahlıkla dolduracak bir DOST.

İşte bu dostun arayışı sırasında bir kısım insanlar hayatlarındaki mesajları doğru değerlendirip en iyi dostun kim olduğunu idrak ederler ve o Dostun kendilerini dostluğuna kabul etmesi için yalvarırlar. Kalplerinde bir yangın, kavuşma hasreti vardır.

Bu en iyi dost kimseyi bekletmez, üzmez. Kişiyi hemen dostları içine katmak için ona yollarını, imkânları açar, yardımcılarını ve yardımlarını gönderir.

Kimdir o güzel Dost?

3/ÂLİ İMRÂN-150: Belillâhu mevlâkum, ve huve hayrun nâsırîn(nâsırîne).

Hayır! Sizin mevlânız (dostunuz) Allah’tır. Ve O, yardımcıların en hayırlısıdır.

O Dost ki; Hiçbirimizden vazgeçmez. Hiçbirimizi yalnız bırakmaz. Her şeyimizden anında haberdardır. Bizi bütününüzle kuşatmıştır, ilmiyle ve rahmetiyle. Her birimize aynı anda cevap verir. Bir kısmınız duyarsınız, bir kısmınız duymazsınız.

Allah’ın en iyi dostlarından biri, en güzel Dostu şöyle anlatmaktadır:

“Yaşamak; O’nunla bir başka güzel! O sizinleyse, her an beraberse, o zaman bütün fırtınalar en güzel hafif, serin rüzgârlara dönüşür; meltem rüzgârlarına.

İnsanın içini hangi yaşta olursa olsun yaşama sevinciyle titreten, coşturan hep O’dur. Göğün mavisini bir başka mavi olarak görürsünüz. Denizin yeşilini de öyle. Beyaz bulutlarla göklerin maviliği arasında bir ahenk kurarsınız kendinize. O zaman her şey daha güzel görünecektir.”

O’nunla bütünleşmek, bütün güzellikleri O’nunla yaşamak, işte hayat bu!

“Kederin yok olduğu bir dünyada yaşamak istemez misiniz? O zaman Allah’a yaklaşmak mecburiyetindesiniz. Çözümleri size sadece O sağlayabilir.”

Allah’ı dost edinen, muhakkak tüm insanlara dost olacaktır, Allah onun kalbini tüm yaratılanlara karşı sevgiyle dolduracaktır, çünkü Allah’ın dostluk derecelerinde yükselebilmek, tüm insanlara mutluluk, huzur dağıtmakla, etrafımızdakilere yardım etmekle gerçekleşecektir. Başkalarına yardım ettikçe, Allah’ın yardımlarını hak ederiz. Başkalarına mutluluk verdikçe, kat kat mutluluğu içimizde hissedebiliriz. Allah’ın yardıma ihtiyacı yoktur, ama Allah’ın yardımcılarından olmak, O’nun yarattıklarına yardımcı olmakla gerçekleşir.

Gerçek dostlukları yaşamak, Allah’ın dostluğunu kazanmakla rayına oturur.

Dostluklar dururken, sevmek dururken, nefret etmenin o mânâsız çölünde neden bu insanlar soğuktan sıcağa, sıcaktan soğuğa hep tüyleri diken diken huzursuzluğu yaşarlar?

Düşman olmak neden? Ne uğruna? Kim düşman saflarda yaşıyorsa, o hep şeytanın hegemonyası, kontrolü altında olandır. Allah’ın hüküm ferma olduğu alanda düşmanlık olmaz. Orada dostluk vardır, sevgi vardır.

Bir Allah dostunun sözü ile konuyu tamamlamak istiyorum.

KENDİ GEMİNİZİN KAPTANI OLAN SİZLER, GEMİNİZİN ROTASINI ALLAH’A ÇEVİRMEDİKÇE, MUTLULUĞU YAKALAYAMAZSINIZ.”

Photo by mike behrens on Pexels.com

》》go to the end of the page for the translation

Sabah Maratonum

Sabah 6.45. Hemen yataktan doğruluyorum, beynimde uyku bitmiş ama vücudum hâlâ yatmak istiyor ama onun açılmasını bekleyemem, yapmam gereken işler zihnimden sırayla geçiyorlar. Zaten vücudumun bu tutuk haline alışmışım, onun keyfini bekleyemeyeceğim. (Vücudumun kendine gelmesi, tutukluğun geçmesi her zaman 1 saati buluyor, AS yüzünden.)

Yataktan yavaşça yere basarak iniyorum, acaba bugün bacağımda ve kalçamda siyatik ağrısı var mı, ne ölçüde diye tedirginlik yaşayarak. Evet, ağrım var, maalesef! Topallayarak banyoya gidip abdest alıyorum ki biraz olsun açılsın vücudum. Ağrının da keyfini bekleyemem, kahvaltı hazırlanacak, işe gitmek için kendimi hazırlayacağım ve çocuklar hazırlanıp okula bırakılacak. Topallaya topallaya, bacağımda elektrikler çarparak koşuşturmaya başlıyorum.

En geç saat 8.00’de hem ben hem de iki kızım hazırlanmış ve kahvaltıyı yapmış olarak kapının önünde olmalıyız, hatta arabanın içinde. Kahvaltıda NSAİ (Non steroid anti inflamatuar) ilacımı alıyorum ki; ağrılarımın şiddetini daha az hissedebileyim. Çünkü etrafımdaki hiç kimse ağrılı birinin nazını çekmek zorunda değil. Ayrıca düzgün yürüyebilmek için de bu ilacı almam lâzım ne kadar mideye zarar verse de.

İlacı aldım ama etkisi en erken 1 saatte oluşacak. Onun etkisini bekleme lüksüm de yok. Çocuklarımı okullarına bırakmak için arabaya biniyoruz. Ağrılı olan sağ bacaksa gaz ve frene basmak, sol bacaksa debriyaja basmak eziyet. Ama yetişmemiz gereken saatler var. Arabayı hızlı bir şekilde hedeflere ulaştırmam lâzım. Bu arada trafiği yavaşlatan insanlara kızıyorum “Ağrıma rağmen sizden daha hızlı, daha iyi sürüyorum, bu adamlar hâlâ uyuyorlar, kahvaltı yapmadan evden çıkıyorlar.” 😉 diye.

Photo by Kaique Rocha on Pexels.com

Kimi zaman ona buna kızarak, kimi zaman kızlarla konuşarak onları okula bırakıyorum. Şimdi iş yerine yetişmem gerekiyor. Zaman kısıtlı, trafik hep sorunlu. İşe varınca park yeri arayacaksın, sonra da arabadan iş yerine hızlı yürümek zorundasın. Çünkü imza kalkacak ve başhekime her seferinde neden geç kaldığının hesabını vereceksin. Koş Deniz koş… Bacağında elektrikler çarpsa da koş…

Ve kimseyi ağrınla üzmeye hakkın yok, çünkü bu onların suçu değil.

Hep gülümse ve seni üzen şeyleri unut…

Hastalarını mutlu edince nasıl olsa tüm zorlukları unutacaksın… İlacın insanlara hizmet etmek…

İşte yıllardır yaşadığım sabah stresi ve kendimi motive edişim. İyi ki insanlara hizmet eden bir mesleğim vardı yoksa bu mücadele zor iken kolaymış gibi yaşanamazdı.

Evet! maalesef sorumluluklar, ağrıları beklemiyor. Belirlenmiş mesai saatleri, asla ağrıları umursamıyor. İdareci olan insanlar ise ağrılı insana tahammül edemiyorlar ve çalışanlarının strese bedel ne ödediklerini tahmin bile edemiyorlar.

》》go to the end of the page for the translation

Covid Salgını ve İnsanlık

Merhaba! Bu yazımda Covid salgınından neler idrak ettiğimi aktarmak istiyorum, Covid 19 hastalığını geçiren biri olarak… Her olay insanda kalıcı izler bırakır ve mutlaka olgunlaştırır. Ancak olgunlaşmak, Yaratıcımızın istediği doğru düşünce alışkanlığına sahipsek, gerçekten hedefine ulaşır.

Ne demek istiyorsun, diyeceksiniz? Yaşadığım olayla birlikte sizlere açıklamaya çalışacağım. 😉

6 Ağustos 2019’da bana 4. kere yapılan PCR testi ile Covid 19 pozitif olarak saptandı. Neden 4. kez? Bundan 16 gün önce kan testimde pozitif çıkmış ama akabindeki farklı tarihlerde yapılan her PCR testi negatif çıkmıştı!!! PCR testi pozitif çıkmadan hasta kabul edilmiyoruz!!?!!

Virüs, kanımda pozitif iken sadece boğazımda hafif tahriş vardı, başka belirti vermeden 14 gün geçirdim ve Covid olan eşimin ve kızlarımın bakımını yaptım, evin her işini devam ettirdim.

14. gün ne oldu da, bende ateş ve aşırı halsizlik başladı? Olay tamamen savunma sisteminizin düştüğü ana bağlı. 12. ve 13. gün aşırı yoran işler yapmıştım ve beni çok üzen farklı bir olay yüzünden 13. gece uyuyamadım. Yorgunluk, üzüntü ve sonuç; virüsün savaşta üstün tarafa geçmesi…

3 gün hastanede yattım, covid tedavisi ve zatürre tedavisi uygulandı. Ateş düşünce taburcu oldum. Ancak zatürre için verilen yüklü antibiyotik, karaciğerime çok ağır geldi, zaten karaciğer değerleri hastalıkla mücadele ettiği için yükselmişti, ilaç da eklenince sarılık başladı ve 10 gün kadar hem Covid ile hem sarılık ile mücadele ettim. Tekrar hastaneye yatmayı da reddettim.

Otoimmün hastalığım olmasına rağmen savunma sistemi baskılayıcı ilaç kullanmayan biri olarak hastayken sarılık dışında neler yaşadın diye sorarsanız, öncelikle vücudunuzda önceden hangi eklemler ve bölgeler ağrılı ise hepsi şiddetli ağrımaya başlıyor. Tarifsiz ağrılar… Sanki boynumdan yeni bir kafa, belimden yeni bir bacak çıkmaya çalışıyor gibi ağrıyordu. Kızlarıma “sanırım farklı bir canavara dönüşeceğim” diye espri yapıyordum. Başımda sanki dikenli ağır bir top devamlı yuvarlanıyor gibi şiddetli gezen bir ağrı vardı. Mide bulantısı, baş dönmesi, aşırı halsizlik…

Ağrılar, 10-12 gün sonra azaldı ama aşırı halsizdim. Halsizliği aşmamda D vitamini çok önemli rol oynadı, kesinlikle D vitaminini atlamayın. Biz hastalıktan bu tarafa D vitaminini ailecek her gün kullanıyoruz ve D vitamini değerlerim de hiç yüksek çıkmıyor. Demek ki karaciğer her türlü toksin, virüs ve bakteri ile savaşmak için D vitaminini kullanıyor.

Şimdi önemli noktaya gelelim! Hastalık bizim aileden geçip gittikten sonra hafızamızda kalanlar; hastalığın zor süreci değil, hastalık sürecinde etrafımızdaki insanların, komşuların yaptığı veya yapmadığı davranışlardı.

Bu hastalık sürecinde kesinlikle her insanın yardıma, ilgiye çok ihtiyacı var. Yardım ve ilgi ise sevgiden doğar. Ancak medya olsun, dünyadaki yetkili hükümet birimleri olsun, insanlara hep korku pompaladıkları için (zaten fedakârlıkların azaldığı bu dünyada) insanlar birbirinden kaçar oldu. Daha da bencilleşti.

Bizim hasta olduğumuz şehirde hiçbir akrabamız yoktu. Hastalık sürecinde (uzakta oturan bir aile dostumuz dışında) hiçbir komşumuz neye ihtiyacınız var diye sormadı, bir tas yemek getirmedi. Hükümet birimleri telefonla hastalığımızı kontrol ettiklerini zannetti, emniyet birimleri izolasyona uyuyor muyuz diye her gün kontrole geldi. Ama “siz hayatınızı nasıl götürüyorsunuz, bu evin annesi hasta yani evin direği, ne yiyip içiyorsunuz” diye sormadılar. Bizi en çok incitenler asıl bunlar oldu.

Ne demişler: Bâkî kalan bu kubbede bir hoş seda imiş. (Bu dünyada kalıcı olan güzel bir söz imiş.)

Tüm dünyada bu hastalık nereden çıktı, insan üretimi mi diye tartışılıp duruyor. İster virüs kendinden oluşsun, ister kötü niyetler için üretilmiş olsun, Allah’ın müsaadesi olmadan hayatımızın içine aktif olarak giremez. Allah bir şeyin olmasına müsaade ediyorsa, bunu insanlar mutsuz olsun diye değil, mutlu olsun diye izin veriyordur. Mutluluk nasıl oluşacak; insanların birbirini sevmesi, düşünmesi, yardımlaşması ile oluşacak.

Photo by cottonbro on Pexels.com

Bu virüs kötü niyetler ve insanların kontrolü için üretildiyse bile, onların bu oyununu da sevgi ve yardımlaşma bozabilir. Yaratıcımız, bizleri severek yarattı ve diğer insanlara mutluluk dağıtarak yaşamamızı hedefledi. Hangi dinin içinde olursanız olun, Allah için yaşayanlar için bu hedef değişmiyor. Sevgi, Sevgi, Sevgi…

Öyleyse bu salgın ve devamındaki olaylarla ya insanlık bitecek ya da insanlık artacak. İnsanlığın mihenk taşı da Yaratıcımızı ve O’nun yarattıklarını çok sevmektir. 🙂

》》Go to the end of the page for the translation

Tedavi için hayatını değiştirmelisin!

İltihabi romatizmal hastalıklarda bilindiği gibi önceleri kortizon tedavileri revaçtaydı, sonra olaya Salazoprin ve Metotreksat tedavileri girdi. Tabi ki kortizon tedavideki önemini kaybetmedi. Ben bu tedavilere ve ilaç bağımlısı olmaya yıllarca direndim ama kortizon kullandığım kısa dönemler oldu. Bu ayrıntıları başka yazılarımda paylaşacağım.

Bu yazımda 5 gün önce başladığım ve hayatımı yeniden programlamam gereken tedavimden bahsetmek istiyorum ve hedefim ise haftalık olarak tedavinin gidişatı hakkında sizleri bilgilendirmek…

Yıllar içindeki deneyimlerim ve araştırmalarım sonucunda bu sene tedavim için tüm vücudumu tedavi etmem gerektiğini anladım. Sadece ağrıyı tedavi etmek zaten tedavi değil. Ağrıya sebep olan olayı tedavi etmek sorunu çözer. Bizim hastalıkta ise ağrıya sebep savunma sistemimizin yanlış çalışması… O zaman savunma sistemimizi doğru yola yönlendirecek bir tedavi gerekiyor.

Savunma sistemimiz sindirim sisteminin sağlığı ile %100 ilişkili. Bu konuda birçok kitap okudum ve kendimce katkı maddeli gıdaları, şekerli gıdaları azaltmaya başladım, unlu gıdaları daha az yemeye çalışıyordum. Ancak bilinçli bir doktorun yardımına ve takibine ihtiyacım vardı. Tek başına olan çabamla sanki aynı yerde dönüp duruyordum.

Bu ay (Mayıs 2021) benimle aynı doğrultuda düşünen ve bu doğrultuda tedavi sürecini yöneten bir Romatoloji uzmanına sonunda Allah rastlattı. Yaşasın! 🙂

Doktorum birçok tetkik sonucunda bana 2 aylık bir yaşam programı sundu. Kısaca şöyle:

1- Gluten içeren her türlü besin kesilecek. Marketlerdeki glutensiz ürünler de kullanılmayacak.

2- Tüm inek sütü ürünlerine ara verilecek. (Keçi, manda, koyun sütü ürünleri az olarak kullanılabilir.)

3- Kabuklu deniz ürünleri, yer fıstığı, soya içeren her türlü gıda ve soslar ve her türlü paketli gıda ve meşrubatlar kullanılmayacak.

Üçüncü madde benim için kolaydı. Ama makarnayı, böreği, poğaçayı ve peynir çeşitlerini çok seven bendenizi ilk iki madde zorlayacaktı. Ama vücudumdaki ağrılardan çok bezdiğim için kesinlikle bu tedaviyi gerçekleştirme kararı aldım. Bunlara ilaveten bazı bitkisel takviyeler de verdi doktorum.

İlk 3 gün açıkçası zorlandım, kendimi çok aç hissettim, 4. gün daha iyiydim, 5. gün biraz tansiyonumda oynamalar oldu ama günün ikinci yarısı toparladım.

Bu tedavi sayesinde amacımız hem bağırsaklarımı hem karaciğerimi, hem insülin direncimi tamir etmek… Yani çok işimiz var. :))

Karaciğer ve insülin de nereden olaya girdi diyeceksiniz! Maalesef 3 senedir karaciğerimde yağlanma ve büyüme var ve buna bağlı sırta ve sol ön kaburga altına vuran ağrılar mevcut. İnsülin direnci de sanırım 5-6 yıldır vücudumda sahneye girdi. Kısacası vücudum bir kaos yaşıyor.

Vücuttaki bu kaosu birçok kişi yaşıyor ama sıkıntılarının yorgunluktan veya kas tutulmalarından olduğunu zannediyor. Aşırı dünya işlerinden kendisi ile uğraşamıyor. Canlanmak için devamlı kahve, çay gibi kafeinli gıdaların müptelası oluyor. Kaos, çözümsüzlüğe ulaştığında ise bir sürü ilacın esiri…

Photo by Ann Nekr on Pexels.com

İşte ben de o kaosun bir noktasındayım. Vücutta bir sürü ağrılar, sorunlu sindirim, bitmeyen işler…

Kendimi bir çok zaman bir tepeden aşağıya doğru durduramadığım bir yuvarlanmanın içinde hissediyorum. Ama artık bir şeyleri değiştirmeliyim. Evet, işler bitmiyor. Ancak vücudumu daha sağlıklı çalışan bir makineye dönüştürebilirim; sabırla, iradeyle, azimle…

Sağlıcakla kalın….

》》go to the end of the page for the translation

İlk Kıvılcım

Her hastalığı tetikleyen bir sebep vardır, bazen fizyolojiktir, bazen psikolojiktir, bazen genetiktir. Ya da hepsinden biraz vardır. Ankilozan spondilit hastalığında da genetik faktörler rol oynuyor, özellikle HLA-B27 geni… Ancak bu geni harekete geçiren bir olay varmış ki; bunu yıllar sonra idrak edebildim.

Üniversite 3. sınıfa geçmiştim, yaz tatilindeydim. 21-22 yaşlarındayım. O yaz, babamın işi sebebiyle Erzurum’daydık. Devlete ait bir misafirhanede konaklıyorduk. Misafirhanenin yemeklerini yiyorduk ailece. Devamlı etli yemekler çıkıyordu. İşte o yemeklerden benim bağırsaklarım olumsuz etkilendi ve ishal başladı. Bu arada ailenin diğer bireylerinde bir şey yoktu.

Ebeveynlerim önce doğal tedaviler uyguladı, ishali tetikleyen yemekler kesildi, ishali durduğu bilinen gıdalar verildi. Bu yemekleri yerken düzeliyor gibi oluyordu, normal beslenmeye başlayınca tekrar ishale dönüyordu. Doktorların yazdığı piyasadaki ishal ilaçlarını kullandım. Hatta piyasadan kalkmak üzere olan bir ilacı bile kullandım ama nafile! İshal beni bırakmıyordu.

Aylar geçmişti, çok zayıfladım, evin en güçlü çocuğu 🙂 halsiz ve zayıf düşmüştü. Tatil bitmiş, derslerim başlamıştı.

Başka bir dahiliye uzmanına gidildi, ilaçlı ince bağırsak filmi istendi. Çektiren bilir; bu röntgenler çekilirken şişe şişe ilaç (baryumlu kontrast madde) içiliyor, sürekli takiple sık sık röntgen çekiliyor. İlacın ince bağırsaktaki ilerlemesi takip ediliyor, kalın bağırsağa ulaşana kadar. Bu işlem saatler sürüyor ve çok yorucu.

Bu yorucu işlemden sonra doktor ince bağırsakta bir şey bulamadı ve ilaçlı kalın bağırsak filmi istedi. Bu nasıl çekiliyor diye sorunca öğrendik ki; aynı süreci tekrar yaşayacakmışım ama röntgenler, ilaç kalın bağırsağa ulaşınca çekilmeye başlanacakmış. Aynı yorgunluğu tekrar ve daha uzun yaşamaya gücüm yoktu ve tetkikten vazgeçtim. Tabi ki doktor da bir teşhis koyamamış oldu. Bu arada 1990-91 yıllarından bahsediyorum. Şimdi daha kolay yapılan tetkikler var.

Öyle böyle derken ben bu ishali 1,5 yıl yaşadım, bağırsaklar sanırım şekil ve yöntem değiştirdi :))

Sonra nasıl iyileştin derseniz, bir Lokman Hekim tedavisi ile iyileştim. Reçete şöyleydi: Bir ay (30 gün) süreyle her gün sabah aç karna 1 bardak ılık süte 2 çorba kaşığı bal karıştırıp içiyordum, bunu takriben 3 saat hiçbir şey yemiyordum. Bu 3 saatten sonra normal olarak her şeyi yemem serbestti.

Bunu düzenli olarak uyguladığımda gerçekten 1 ay sonra bağırsaklarım tamamen iyileşti ve bu tedaviyi kestiğimde de ishal tekrarlamadı. Hem de süt-bal karışımı zayıf düşen bünyemi güçlendirdi.

Evet, bağırsaklar düzeldi ya da büyük oranda düzeldi ama vücutta başka bir şeyleri harekete geçirmişti. Tam net hatırlamıyorum, tahminim en fazla 1 sene sonra belimde ağrılar başladı!!!

Yıllar yıllar sonra öğrendim ki; AS’ye genetik yatkınlığı olan kişilerde çevresel bir faktörün (örneğin bir mide- bağırsak enfeksiyonu) tetikleyici etkisiyle bağışıklık sisteminin aşırı miktarda çalışması ve vücudun kendine zarar vermesi sonucunda hastalık ortaya çıkabilmektedir.

》》Go to the end of the page for the translation

Hakkımda

Emekli Diş Hekimiyim, anneyim, dominant bir eşim, biraz mükemmelliyetçiyim, her gün yeni bir bilgi öğrenmeyi seven bir insanım.

Bayanlarda az görülen bir hastalıkla (Ankilozan Spondilit ile) yaşam mücadelemi, tecrübelerimi paylaşmak için sizlerle buluşmak istedim. Zaman belki bizi başka konulara da taşıyabilir. Hayat paylaşınca daha güzel 😉

Ankilozan Spondilit öyle bir rahatsızlık ki; şiddetli ağrılara rağmen dik durmak zorundasın; yürümek zorundasın; çalışmak zorundasın. Öyle 60, 70 yaşlarında da başlamıyor, 24 yaşında onunla tanışıyorsun. O yüzden anlatacak çok konu olacak diye düşünüyorum. Dilerim; hayat tecrübelerim birilerine ışık olur.

Her yeni gün yeni umutlar için bir fırsattır. Ben de o umutlar için bir vesile olmayı amaçlıyorum. 🙂